Sarı saçları yüzünün şekline göre eğim almış, yanağının yarısına kadar yer tutuyordu. Saçlarının uçları, yüzündeki sivri görünüm çenesinde arttığı için sanırım dışa doğru sivrileşiyordu. Buğday teninde -siyah diyebileceğim- koyu mavi gözleri parlaktı; yüzüne mutlu ve kendinden emin insanların havasını katıyordu.

Sade kıyafetleri; bir kazak, uzun bir etek ve bir boyun bandından oluşuyordu, sadece iki renk seçmişti; siyah ve beyaz. Kulaklarında çok büyük küpeleri vardı; başka takı takmamıştı. Güzel olmak için renk cümbüşünü ve batılaşamamış yoz bir tarzı tercih etmiyordu. Zaten uğraşmasına gerek de yoktu.

– Ne kadar güzel gözlerin var. Benimle konuşmayı tercih etmek yerine manalı manalı süzmen -bu yüzden- daha mutlu ediyor beni -dedi, ben söylemem gereken şeyleri içimden geçirirken. Ahmak halim bu cümlesi ile yüzümde daha da belirginleşirken o devam etti:
– Ne güzel, yalnızsın sen; yalnız yaşıyorsun. Keşke ben de yalnız olabilsem -dedi.
– Evet, iki seçeneğimiz var değil mi? Yalnız olmak ve yalnız olamamak… Bence yalnız olmamak daha iyi. Yalnız olmayan bir insan yalnız kalma becerisini gösterebilir ama diğer seçenekte böyle bir lüks yoktur.

Dudaklarını sadece birkaç milimetre gerip gözlerine kattığı soyut bir parıltı ile hafif gülümsedi. Aslında bu gülümsemekten daha az etkili adını bilmediğim bir tepkiydi. Fransız usulü sade tarzda, kendilerini çekici kılan küçük ayrıntılar gibi bu gülümsemeden daha az etkili tepki, çekiciliğine taktığı bir takı olabilirdi.

– Yalnız kalmaktan şikayetçisin yani. Yalnız kalmanın avantajlarının yanında, senin aradığın ama sanırım fark edemediğin lüksü de vardır.

Belki bende de güzel durur diye onun gibi gülümsedim. Eminim yüzüme yapıştırdığım, taklit ettiğim bu tepkisiyle, onun bende yarattığı heyecanı, ona verememiştim.

– Avantajları ne? -diye sordum.
– Hayatındaki hiçbir eyleme kimseyi maydanoz etmiyorsun
– İyi, güzel… Peki benim göremediğim lüksü neymiş?
– Sen de istediğin zaman kalabalık bir caddede kalabalığa karışabilirsin -dedi.

Onlarla bir paylaşımım olmadıktan sonra bunun bir anlamı yok -dedim, söylediği tavsiyeyi aşmış, gereksiz bulmuş biri olarak, hafif sinirli bir tonda.

Sözünün kesilmesinden rahatsız olmuş gibiydi. Sanki beni hiç duymamış gibi devam etti:

– Evinde bir çiçekle yada duvarla paylaşabilirsin istediklerini -dedi.
– Ama bu tek taraflı olur.

Yüzüne tekrar gülümsemesini kattı. Bu sefer daha belirgindi. Başını hafif eğdi ve göz kırptı. Saçları dalga dalga başının arkasına doğru sallandı.

– Bir dene; göreceksin, karşılıklı olacak. -dedi.

Duvarı aldım karşıma. Her gün anlattım. Duvar çatladı, üzerinde çizgiler uzandı, rengi değişti. Anlattım, anlattım… Duvar artık tozlar çıkartmaya başladı. An geldi, söyleyeceklerim bitti. Duvar bitkin, yorgun, eskimiş, kararmış, vazgeçmiş görünüyordu; bana benziyordu. Duvar konuşmuyordu ama benimle beni paylaşıyordu, beni anlatıyordu: “Kimse karşımda senin kadar olamamış duvar, kimse dinlememiş beni, şimdi anlıyorum.”

Grafik: Tayfun Şimşek
Tarih: 02.06.2006